Üye Girişi / Yeni Üyelik
    E-mail
    Şifre
    Üye Ol
    ARAMAYI KAPAT
    ALIŞVERİŞ SEPETİ
    RENK TERAPİSİ

    TASARIMCISININ KALEMİNDEN

    BETA 2013 YAZ KOLEKSİYONUNUN HİKÂYESİ

    Koleksiyonun Başlangıcı: Urla

    Geçen yaz bir haftalığına Urla’ya gittim. Kış koleksiyonunu yeni bitirmiştim. Biraz ara vermek bana iyi gelecekti. Hem kafamı dinleyecek hem de kendimi ve ruhumu yeni yaz koleksiyonuna başlayabilmek için hazırlayacaktım.

    Bir arkadaşımın teyzesinin Urla’daki evine gittim. Kiraz Teyze’nin Urla’nın içinde, bahçesi meyve ağaçlarıyla dolu, çok güzel bir evi vardı. Urla’da geçirdiğim bu bir hafta koleksiyonumun her parçasına ilham verdi. Aklımdan çıkmayan anları koleksiyonuma yansıttım.

    “Amelie”

    Mutlu olabilmek için hayatı bize sunulduğu gibi değil, ona biraz yorum katarak yaşamak gerekebiliyor bazen. Her yolculuğu bir macera gibi görebilmek insanın kendisiyle oynadığı bir oyun. Tıpkı Jean-Pierre Jeunet’nin filmi “Amelie”de olduğu gibi. O yüzden her koleksiyonumda bana “Amelie” karakterini hatırlatan tasarımlara mutlaka yer vermek istiyorum. Belki de içimdeki “Amelie”yi yaşatmama yardımcı olduğu için...

    “Kiraz Hanım”

    Kiraz desenli çanta ve ayakkabı serisini Kiraz Teyze’ye ve bana yedirdiği,  yedikçe yiyesim gelen vişneli kurabiyelerine ithafen tasarladım. Bahçesindeki çardağın etrafında bulunan vişne ağaçlarının altında kitabımı okurken akşamüstü esen meltem eşliğinde Kiraz Hanım’la hem sohbet eder hem de demli çaylarımızı içerdik. Bu seriye “Kiraz Hanım” ismini verdim.

         

    “Taze”

    Kiraz Teyze beni Urla’dayken çevre köylerden Zeytineli Köyü’ne götürdü. Orada bir arkadaşının tarlasında bir gün boyunca güneşin altında zaman geçirdik. Tarlada ekilmiş  meyve ve sebzelerin içinde kayboldum sanki. Öğle yemeğinde içi kıpkırmızı, buzdobında soğutulmuş bir karpuz ve yanında da köyde yapılmış keçi peyniri yedik. O sıcakta karpuzu yemek içimi serinletti. Köye, sepetli bir bisikletle gitmiştik. Köyden dönerken ormanın içindeki bir yoldan geçtik. Ormanın çıkışında çilek ve böğürtlen çalıları vardı. Bu çalılar önce kokularından, sonra da tadından insanı sarhoş ediyordu. Sepetlerimizi çilek ve böğürtlenle doldurup eve öyle döndük. Bana o günkü taze havayı, doğanın enerjisini ve içime su serpen karpuzu hatırlattığı için bu serinin ismi “Taze” oldu...

         

    “Becca”

    Birkaç gün sonra yakın dostum Mehmet bana sürpriz yapmak için o çok sevdiğim turuncu Vespa’sına atlayıp Urla’ya gelmişti. Cuma gecesi onunla sahilde, kumların üzerinde bir bara gittik. Gerek çalışanlarıyla gerekse dekoruyla gayet doğal olan bu barda o gece canlı müzik vardı.

    Sahneye, kasabadan tanıdıkları bir genci ziyaret etmek için gelen Afrikalı bir müzik grubu çıktı. Bu grup dünyaca ünlü müzisyen Mory Kanté’nin orkestrasıymış. Kendimi deniz kenarında parlayan yıldızların altında, kumların içinde, o müzikle sanki Afrika’daymışım gibi hissettim. Müzik grubunun kadın solisti 25 yaşlarındaydı ve sesi muhteşemdi. Bir ses; insanı bazen bulunduğunuz mekân ve saatten bambaşka bir saat dilimine ve mekâna götürebiliyor... Solistin ismi “Becca”ydı. Bu muhteşem ismi hatırlamak için solistin o gece taşıdığı etnik kıyafetlerin renklerinden ilham alarak tasarladığım seriye “Becca” ismini verdim.

     

    “Orkinos”

    Ertesi gün Mehmet’le denize gitmeye karar verdik. Vespa’ya atladık ve Urla’nın dışına çıktık. Urla Bodrum koyuna gittik. Sahilde “Orkinos Avına Hayır” pankartları dikkatimizi çekti. Şnorkellerimizi de iyi ki yanımızda getirmişiz. Binbir renkli balıklarla yüzdük, sahilde güneşlendik ve Urla’ya geri dönmek için yola çıktık. Bir yaz koleksiyonu balıksız olmaz diye düşündüm ve orkinosların hayatı için “Orkinos” adını verdiğim bir seri tasarladım.

    “Doğanın Renkleri”

    Koyları gezerken renklerin kendi içindeki tonlarının doğada ne kadar çok bulunduğunu bir kez daha gördüm. Bir tasarımcı olarak sahip olduğum en büyük renk kartelası doğanın kendisiydi... Lacivert, mavi, turkuaz tonlarıyla deniz eşsiz bir karşımdı... Koyların üstündeki çalılıklar ya da kumsaldaki minik taşların kahve, gri, sarı tonlarında akması kusursuzdu. Erkekler için tasarladığım makosenleri ve onlarla birlikte kullanılmasını düşündüğüm kemerleri doğanın detaylarında gizlediği renk uyumunun etkisiyle ortaya çıkardım. Her bir makosenin kendi renginin ailesinden olan bir renkle astarı, dikişleri ve biyelerinin olması buraya dayanıyor...

    “Ege”

    Ege’nin turkuaz rengini koleksiyonuma yansıtmadan yapamazdım sanırım. Denizin havası ve rengi insana huzur veriyor. Ben de şehirde ayaklarımıza Ege’nin rengini taşımak için tasarladığım bir serinin tabanını turkuaz renginde yaptım. Her adım atışımızda sanki denizin üzerinde yürüyormuşuz gibi hissedebiliriz. Bu ürünlere “Ege” ismini vermem sizi şaşırtmamış olmalı...

    “Binbir Baloncuk”

    Denizden dönüşte Kekliktepe yolundan geçerken yol kenarında bir kır kahvesinde oturduk. Ben bir gazoz, Mehmet de bir limonata söyledi. Yıllar önceki bir gazoz reklamından alıntılar yaparak aramızda şakalaşıyorduk. Reklamdaki küçük kız “binbir baloncuk yuttum” diyordu. Mehmet’le gazozun içindeki baloncukları saymaya başladık ve gazozun hep bizi çocukluk anılarımıza götürdüğünü fark edip çocukluk anılarımızı birbirimize anlatmaya başladık. Güzel çocukluk anıları insanın geçmişinden gelen en güzel hediyedir. Bu anların yansımalarıyla tasarladığım serinin adı “Binbir Baloncuk” oldu.

    Püskül Hanım”

    Mehmet’le Kiraz Teyze’nin evine doğru giderken yolda karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir kaplumbağa gördük. Motoru durdurduk ve kaplumbağaya geçmesi için yardımcı olduk. Çevredeki doğa o kadar güzel, o kadar uçsuz bucaksızdı ki; kendimizi “Şirinler” çizgi filmindeki ormanda gibi hissettik. Kelebekler uçuyor, rengârenk mantarlar topraktan adeta fışkırıyordu. Bir çiçek gördük, hayatımda herhalde böyle bir çiçek hiç görmemiştim. Püskül gibiydi. Püskülün renkleri elinizde tuttuğunuz ürünlere çok benziyordu. Koparmaya kıyamadığımız için çiçeğin her açıdan fotoğrafını çektik. Tasarladığım bir serinin ismi de bu çiçekten gelmiş oldu: “Püskül Hanım”

     

    Baykuş”

    Yine Vespa’ya atladık. Kiraz Teyze’ye yemek sözü vermiştik. Saat 20:30 sularında evde olmalıydık. Eve fazla bir yol kalmamıştı ki Vespa teklemeye başladı. Motordan indik ve yürüyerek devam ettik. Hava kararmış, Kuzey Yıldızı kendini göstermeye başlamıştı. Işıksız yolda yürürken ağaçların arasından bembeyaz bir baykuş belirdi. Kendimi “Harry Potter” filminde gibi hissettim. Baykuş, beyaz tüyleriyle sanki fantastik bir dünyadan gelmiş gibiydi. Kaşlarının altındaki bal rengi gözleriyle bize bakıyordu. Fısıltılı konuşarak Mehmet’le onu izliyorduk. “Baykuş”serisinin nasıl çıktığını tahmin edebilirsiniz. Onu ürkütmemek için fotoğrafını çekemedik ama o bakışları hâlâ hatırlıyoruz...

     

    “Çikolata”  

    Ertesi gün Mehmet şehre dönüyordu. Yola çıkmasına 2 saat kala Urla’daki yeni açılan bir pastaneye gittik. Dışarıda turkuaz metal masaları, sandalyelerinin üzerinde dantelli yastıkları olan “Çikolata” isimli pastanenin vitrininde ufak ufak pastacıklar vardı. Pastalardan bir tanesinin üzerinde çikolatadan benekler, diğerinin üzerinde çilolatadan çizgiler ve içlerinde iri çikolata taneleri vardı. Mükemmel bir çikolata tadını burada sizlere nasıl tarif edebilrim bilemiyorum. Bu tadı koleksiyonuma taşımalıydım. “Çikolata” ismini verdiğim serinin tasarımını bu mükemmel tadı damağımda duymaya çalışarak yaptım...

        

    Güz Aşkı

    Benim de şehre dönmeme 3 gün kalmıştı. Sahildeki sahafa uğradım. Eski kitap kokusu bana hep iyi gelmiştir. Yaşanmışlığı olan objeler bana başka bir yaşam enerjisi veriyorlar. Üzerinde Kızılderili resmi olan “Yaşamın Bilgeliğinden Ruhun Gökkuşağına” isimli kitap ilgimi çekti. Kitap Kızılderililer’in yaşam felsefesini anlatıyordu. Kitabın içine şöyle bir göz gezdirdiğimde içinden kurutulmuş bir çiçek çıktı. Çiçeğin yaprakları iyice kurumuş bordo ve hardal renklerine çalmıştı. Çiçeğin sapına bir kağıt parçası yapıştırılmıştı.Üzerinde “güz aşkı” yazıyordu. Çiçek hâlâ o kitabın arasında duruyor. Öyleyse koleksiyonumdaki bir  serinin adı “Güz Aşkı” olmalıydı...

    “Makosen”

    Kitaba gelince; Kızılderili felsefesi hakkında fikir veren güzel bir kitap. Üç günüm o kitap sayesinde daha da anlamlı geçti. Şehre dönünce Kızılderililer’le ilgili yoğun bir araştırma yaptım. Özellikle kostümleriyle ilgili... Kızılderililerin çoğu yumuşak tabanlı makosen giyerken bazıları da kayaların üzerinde rahat hareket edebilmek için sert tabanlı makosen giyerlermiş. Şehir hayatında bu makosenlere hepimizin ihtiyacı var diye düşündüm... 

    Yannis

    Dönüş günü geldi çattı. Kiraz Hanım’ın evinin önüne günün sebze ve meyvesini  at arabasıyla taşıyan Yannis Amca geldi. Yannis Amca Eski Urlalı’ydı. Urla’da ailesinden kalma Rum evleri vardı. Ayrıca Urla’ya yakın tarlaları vardı. Her sabah Urla mahallelerine at arabasıyla taze süt, yumurta, sebze ve meyve taşıyıp satardı. Yannis Amca’nın beyaz pala bıyıkları ve bembeyaz saçları vardı. Hasır şapkası hep başındaydı. Beni bavulumla kapının dibinde görünce, havaalanına gidecek arabaya kadar bana eşlik etmek istedi. Ben de onu kıramadım. Yannis Amca’ya özel, “Yannis” isimli, onun bıyıklarından esinlendiğim bir seri tasarladım.

    “Renk Terapisi”

    Şehirli insan için tatil en güzel nefestir. Şehirde doğadan, doğallıktan  uzak yaşıyoruz. Bir nefes almak için yaptığımız kaçamakların tadı da damağımızda kalıyor. Bir haftalık bu kaçamak bana terapi gibi geldi. Şehre enerji dolu döndüm. Bu tatilimde gördüğüm tüm renkleri, enerjileri, yenilikleri koleksiyonuma taşıyıp bu koleksiyona “Renk Terapisi” adını verdim. Umarım kullanacağınız ürünler sizlerde de terapi etkisi yapar...

    müşteri hizmetleri       444 90 36  Ayakkabı Kılavuzu 
    Copyright © 2012, Beta İç ve Dış Pazarlama A.Ş., Tüm hakları saklıdır.
    Proj-e E-ticaret YazılımıDijital Web Tasarım Ajansı